Sümer Tilmaç

Ustalar

USTALAR



I

Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklık, hepimizi ziyadesiyle etkilemekte. Zihnimize güneş geçti geçecek kıvamdayız yani… Hani devekuşu gibi başımızı toprağın içine sokup da tehlikeden sakınmaya çalışsak yeridir.

Efendim,

Son zamanlarda takıntılar üzerine yoğunlaşmaya başladım. Hatırlarsanız, geçen hafta hırsızlık meselesine takmış, dilimin yettiğince derdimi sizinle paylaşmıştım. Bu haftaki takıntımsa duayenlik müessesesi.

Durduk yere neden bu mevzuya taktığımı merak edenleriniz olabilir. Aslında bu hafta Türk Tiyatrosunun en önemli oyuncularından Metin Akpınar'ı anlatmak üzere kelimelerle dans etmeye başladığımda, güzelim Türkçe kelimelerin arasından bu duayen hafif göz kırptı. Dur bakalım, nasıl olacak deyip duayenle Metin Akpınar'ı yan yana oturttum. Hay oturtmaz olsaydım. Fransız mihraklı bu duayene, kırk yılın tiyatro ustasını bir diplomata çevirdi. Allahtan usta, meslek piri, başarılı, donanımlı gibi kelimeler Metin Akpınar'ın etrafını sardı da, ben de O da rahat bir nefes aldık. Yıllanmış bir konyak bardağını önünden alıp, Ezine peyniri, Kırkağaç kavunu ve buzlu rakıyı koyuverdim önüne.

Altmışların başında Türk Talebe Birliğinde başlamış tiyatro sevdasını, Haldun Taner ustayla birlikte Devekuşu Kabarede büyük bir aşka dönüştürmüş ve bana göre Türk Tiyatrosunda yüz yılın oyuncusu olmuş olan Metin Akpınar'ı duayen demeden tarif etmenin güzelim Türkçemizle ne kadar da mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Yemek konusunda da en az oyunculuğu kadar mütehassis olan Metin Abi, sofraların vazgeçilmez adamı olmayı da başarabilmiş bir zattır.

Yıllar önce, geç saatte biten bir film çekimi sonrası biraz istirahat etme niyetiyle eve geldim ve hemen yatağa attım kendimi. Sabah sanırım beş sularıydı ve telefonum çaldı. Pek de hayırlı haberlerin gelmeyeceği bu saatte, irkilerek telefona baktım. Arayan Metin Abi.

Hoş sohbette olduğu bir sofradan arıyordu beni. Rakı balık kıvamında olduklarını söyledi. Aslında buna tam olarak söylemek denmez. Öyle bir tarif etti, öyle bir özendirdi ki, telefonu kapattıktan sonra uykum kaçıverdi. Saat sabahın altısı… Gözümü kapatıyorum ve kendimi rakı balık sofrasında görüyorum. Olacak iş değil, uyuyamıyorum. Koyunları çitin üzerinden atlatayım diyorum ama hepsinin elinde rakı kadehi, ağızlarında nar gibi kızarmış balıklar. Baktım olacak gibi değil, hayal bile olsa doğanın dengesi bozmayıp koyunları otlayacakları bir yere yolladım ve giyinip yola koyuldum. Sabah yedi sularında bebek civarında bir yerde, iştahla balık yiyip rakı içmeye başladım.

II

Meslek erbabı muhterem bir zattan bahsettikten sonra, meslek erbabı muhteşem bir başka kişi ile ilgili birkaç laf etmek istiyorum. Hani duayen filan demeden ve de kendimi sıkıntıya sokmadan.

Efendim,

Sabah gazetesinin iç sayfa güzeli (güzel insan manasında) Hıncal Uluç'u, Antalyalılar bu hafta umarım takip etmişlerdir. Zira kendisi Antalyalıdan daha duyarlı bir biçimde turizme yönelik görüşlerini paylaşmakta okuyucuyla. Spordan sanata, siyasetten ekonomiye her konunun üstesinden gelebilen top yekün bu usta, ilgililerin bilgisizliği, bilgililerin ilgisizliği neticesinde dar boğaza giren turizm politikamıza eğilmek gereğini duymuştur. Umarız ki, gerekli merciler tarafından da duyulur bunlar ve bacasız fabrika denen turizm sayesinde ülke olarak yırtma fırsatını bir kez daha kaçırmayız elimizden.

Kendisi bilgi ve birikim açısından bin yaşında olduğunu sandığım Hıncal Usta, 11.01..2005 tarihli yazısında Yavuz Turgul'un Gönül Yarası filmini kaleme almış ve bendenizden şu cümlelerle bahsetmişti;

"
Sümer Tilmaç .. Bu nasıl bir oyunculuktur Sümer?.. Bu nasıl oyunculuktur?.. Sümer için baş roller yazılmalı.. Şener'i 40 yıl sonra ancak keşfeden Yeşilçam Sümer'i de bulmalı artık.. Adam "Ben sanatçıyım" diye bas bas bağırıyor.."

Aradan geçen üç yılı aşkın sürede bana dair bir keşif olmadığından, ben de zaman kaybetmek istemedim ve kendime bir başrol yazmaya karar verdim. Turizmin deniz güneş taş beton diye algılandığı Antalya'da bir acayiplik yaptım. Sümer Tilmaç Sanatçı Köyü diye.

Hıncal Usta, bir çok filmin montajı aşamasında izleyici olup görüş bildiren biri olarak, benim çekmeye çalıştığım filme de bir göz atacak olursa hem keşif konusunda bana yardımcı olur hem de yazılarında bahsettiği turizm anlayışı konusunda yeni bir başlangıç yaparız.

Buyurmaz mısın Hıncal Abi?

Hadi bakalım böyle buyurun.

MERAK ETTİKLERİMİZ:



Seçimlere çok az bir süre kala, işin gidişatından nereye varılacağı üç aşağı üç yukarı belli oldu. Neden beş yukarı değil demeyin, zira beş parti barajı geçemeyecek gibi görünüyor. AKP, CHP ve MHP mecliste temsil edilecek üç yukarı olacaklar.

Gelini hastalanınca Ankara'da işimizi görür umuduyla, ya da işsiz oğluna iş bulur düşüncesiyle filanca tanıdıklarının damadına oy vermeyi alışkanlık haline getiren necip Türk seçmeni, bu seçimde de aynı yöntemi mi kullanacak? Çok merak ediyorum.

Eğer öyle olacaksa, Atatürkçülükten, laiklikten ve demokrasiden boşuna söz etmeyelim. Memleket istikrar arıyorsa ve egemenlik kayıtsız şartsız milletinse, hesaplar peşinde koşmadan, çıkar gözetmeden, sadece ve sadece bu ülke için oy kullanalım.

Olmaz mı dersiniz?