Sabah Akdeniz Üçüncü Yazı
Yıllar
süren Antalya serüveni okul, tiyatro, yüzme, futbol,
tenis. Tenis demişken kırkbeş yıl önce ilk tenis
kortunu rahmetli Babam Hasan TİLMAÇ yaptırmıştı. Eski
bir sporcu olması bizimde uzun yıllar spor yapmamıza
neden olmuştu.
Babam hayatımın en önemli insanlarından birisidir.
Ben doğduğum yıllarda Malatya’ da görev yaparken
annemle “bir kavuk devrildi” oyununu oynamışlar.
Mübalağa gibi olmasın yani annem bana hamileyken
sahneye çıkmış. Tiyatro yapmışlar. O tarihlerde bir
kadının bu anlamda sahneye çıkması ciddi bir sosyal
hareketti. Ailem her türlü sosyal hareketin içinde
yaşayan, çevre ve insan ilişkilerinde her türlü
kesimle ilişki kurup, devletine, milletine saygı
duyan, yeni tabirle değil eski anlayışa göre
değerlendiriyorum. Müsaadenizle, entelektüel
insanlardı. Eski dememin sebebi şudur. 0nlar gerçek
entelektüellerdi. Bu günkü entelektüelliğin enteli
gitti, tüeli kaldı. Şeytan kulağına kurşun herkes
tüel. Tabiî ki entellerde var. Bu gün Türkiye’nin
içinde bulunduğu durum; modayı bir tarafa bırakarak,
modacılar kızmasın. Moda sadece kılık kıyafetle
ilgili değil. Gelenekte , görenekte, eğitimde,
sporda, sanatta, maalesef tıpta , maalesef ve
maalesef eğitimde taklitçilikten öteye geçmeyen
modacıların elinde kaldı. Haklı ile haksız karıştı.
Sayılar ve rakamlar nasıl oluyorsa değiştiriliyor.
Herhalde biz eğitim anlamında fazla modern matematik
göremediğimiz için pek fazla anlamıyoruz.
Neyse biz gelelim nasıl artiz olduğumuza. Bu artiz
ifadesini de hiç sevmem ama mademki böyle başladık,
böyle devam edeceğiz. Antalya’daki tiyatro
provalarını yapacağımız devamlı bir yer olmamasından
ötürü arkadaşlarımızın evini değerlendirmek durumunda
kalıyorduk. Bir keresinde, gözleri görmeyen üç
öğrenci arkadaşımızın evine gece prova yapmaya
gittik. Lambayı yakmak istedik, lambalar yanmıyor.
Arkadaşlarımıza “Ceryan mı kesik mi?” diye sorduk.
“Hayır” dediler. “ e ama Işıklar yanmıyor” dedik. “e
gelirken ampul getirmediniz mi?” diye sordular. O
anda beynimde şimşekler çaktı. Üç tane gözleri
görmeyen ve aynı evi paylaşan bu arkadaşlarımızın
tabi ki evlerinde olmaması gereken şey lamba ve
mumdu. Lambasız ve mumsuz okuyarak bir tanesi avukat,
diğer ikisi de önemli mevkilerde devlet memuru
oldular. Mevzu şudur. İnsan isterse her şey olabilir.
Hatta artiz bile.
Geçen haftaki yazımızda tiyatro provası ve doğum günü
kutlaması yaparken nasıl basıldığımızı anlatacağımı
söylemiştim. O tarihlerde memuriyetin getirdiği
şartlardan ötürü Antalya’nın her yerinde kiralık
evimiz oldu. Üçgende bir evde oturuyoruz. Evde
toplandık. Kız arkadaşlarımız ve de bizler. Bir pasta
yaptırdık. Sözüm ona arkadaşımıza sürpriz yapacağız.
Müziği koyduk. Dans etmeye başladık derken kapı
çaldı. Ev sahibi olarak kapıyı açmaya ben gittim.
Açmamla içeriye yirmi tane polis girdi. Adam başına
iki polis. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu yaşlı olan
polis. “Tiyatro provası ve de bir arkadaşımızın doğum
gününü kutluyoruz” dedik. Polis “ha bi de
tiyatrocumusunuz?” dedi. Tiyatrocu olmamıza daha çok
sinirlenmişti. “Yürüyün emniyete” Bizi polis
arabalarına bindirdiler. Emniyetin önüne geldiğimizde
inanın nerdeyse Antalya’ nın yarısı oradaydı.
İfadelerimizi aldılar. Serbest kaldık. Bu basılma
olayı Antalya’da yıllarca konuşuldu. Bizimle beraber
olan kız arkadaşlarımızın nerdeyse tamamı evlenemedi.
Eskilere sorsanız bu olayı üçgen vakası diye
anlatırlar.
Vakalar birbirini takip etti. Baktık ki Antalya bize
göre küçük bir kent. Gönül verdiğimiz tiyatronun bize
katacağı hiçbir şey yok. Ekonomik açıdan ailemin bana
vereceği bir şeyde yok. Düşündüm. Ben bu işi en iyi
şekilde nerde yapabilirdim. Tabi ki İstanbul’da. Bu
fikri babama açtım. Babamın cevabı net ve kesindi.
“Kaç kendini kurtar oğlum” dedi. Bir babanın oğluna
söyleyebileceği en zor kelime olsa gerek. Kaç demek.
Ben de kaçmaya karar verdim. O dönem benimle beraber
kaçmayı düşünen iki arkadaşımla planlarımızı yaptık.
Kaçacağız. Tabi ki annem istemiyor. Ama buna rağmen
kaçacağım. Ailemin yanında kalmak bana bir şey
getirmeyecek. İstanbul otobüsüne iki arkadaşımla
bilet parası vermeden bindik. Binenlerin isimleri.
Haluk KONUK, ramsesin oğlu Canpolat. Haluk KONUK’ ta
artislikte iddialı Canpolat’ ta. Ama ne yazık ki
insanlar hesap yapar, kader gülermiş. Bucak’ ta
yakalandık. Hepimizin ailesi babalar hariç otobüsün
önünü Bucak’ ta çevirdiler. Evire çevire Antalya’ ya
getirdiler. Artizlik hayallerimiz bitmişti. Daha
doğrusu meşhur olma hayallerimiz. Ne gariptir ki
kader yolunu çiziyordu. Kaçma hadisesinden bir ay
sonra Canpolat’a uçak çarptı… Hoppala dediğinizi
duyar gibiyim. Evet uçak çarptı. Hem de jet. Bakın
yanlış okumadınız. Jet, jet . Bir daha tekrar edeyim.
Canpolat jete çarpmadı. Jet Canpolat’a çarptı. Nasıl
mı? Anlatayım. Allah’tan ki bu olayı beraber
yaşadığımız çok kişi hayatta. Ayakta mı? Bilmem. Kaza
yeri Karpuzkaldıran. Bu kazaya trafik polisleri
müdahale edemedi. Sebebi ise böyle bir trafik
kazasının bu güne kadar olmamasındandır ki Trafik
polislerine bu tür kazalarda nasıl zabıt tutulacağını
hiçbir polis okulunda okutmamışlardır. Bu kamp yani
karpuz kaldıran o tarihlerde küçük bir alandan
oluşuyordu. Hemen dibinde de biz kamp yapıyorduk.
Yani yüzücüler. Her sabah eğitim uçuşu için Konya’
dan kalkan jetler eğitim dönüşünde kampın üstüne pike
yapar. Ve çok yaklaşarak geçerlerdi. Bizler de
pilotlara el sallardık. Kampta da o yakışıklı
pilotların eşleri, çocukları ya da sevgilileri
olurdu. Çoğunu da tanırdık. Durum bu. Ellerimiz
havada. El sallıyoruz. Birdenbire ortalık cehennem
gibi oldu. Her yer toz duman. Ve panik. Beş on dakika
sonra duman dağıldı. Sanki zaman durmuştu. Toz bitti.
Panik azaldı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Herkes
şaşkın. Tabi bizde şaşkın. O kadar kişinin arasında
şaşkın olmayan bir kişi var. O da arkadaşımız
Canpolat. Durumu şaşırmaya müsait değil. Nedeni ise,
çünkü kaderin tercih ettiği tek kişi o. Ve de baygın.
Kazanın oluşma sebebi teknik bir hata. Jetin arkasına
bağlanan çelik tel. Sonradan bu telin adının manş
teli olduğunu öğrendik. Uzun bir tel.. ucuna da balon
bağlanmış. Diğer jetler balonu hedef olarak
kullanırlarmış. Eğitim bitince de deniz üstünde bir
düğmeye basıp telin uçaktan ayrılması sağlanırmış.
Olacak ya . Pilot düğmeye basmış teli bıraktığını
zannetmiş. Nerden aklına gelsin ki bir süre sonra bu
telin canpolata çarpacağını. Onun elli gün komada
kalmasına neden olacağını. Ve bu telin bir süre sonra
karpuz kaldıranda çamaşır teli olarak
kullanılacağını. Hadi bakalım böyle buyrun.
HOOŞŞŞT
DİYEMEMEK …
Baharın
başlangıcı bir gece. Hava çok güzel. Yer İstanbul.
Tiyatrocuyum. Sabah başlayan prova, akşam bitmiş.
Evime gelmişim. Çocuğumla biraz oynadım, yemeğimi
yedim, ezber çalıştım. (tiyatroda ezber çok
önemlidir.) Sonra ezberimi, düşünerek kontrol etmek
için kapının önüne çıktım. Bir sigara yaktım.
Karşımızdaki parka doğru yürümeye başladım. Parka
geldim. Müthiş bir bahar gecesi. İnsanlar, o güzel
bahar gecesinin keyfine varmak için, balkonlarında
salkım saçak. Çaylar, kahveler içiliyor. Kapıcılar
kapıların önünde çoluk çocuk, yaza merhaba der gibi.
Ben ise baharın farkına varmış, kendi kendine konuşan
bir adam. ( sakın o tarihlerde delimiydi? Bu adam
diye düşünmeyin.) Tam eve doğru dönüşe geçtiğim an;
nerden çıktığını bilemediğim bir köpek ( veterinerler
gülmesin) birdenbire üstüme saldırdı. O saldırınca,
benimde saldıracak halim yok tabi. Neticede köpek
…(hayvanları koruma derneği dava açmasın, gerçekten
köpekti) Hem de ciddi bir köpek. Ne olursunuz köpeğin
ciddisi nasıl olur diye düşünmeyin. Ciddi olmayan
köpek, cami duvarına işer. Pardon, o eceli gelen
köpekti. Ciddi olmayan köpek, kuyruğunu sallar. Bunda
kuyruk muyruk sallamak yok. Bir otuz boylarında ,
dört ayaklı , kocaman kafalı, dik kuyruklu, bıyıklı
dersem güleceksiniz. Ama bıyıklı, sesi kalın,
havlayarak üstüme geliyor. İlk aklıma gelen , son
aklıma gelen şeymiş gibi, kaçmak oldu. Nasıl
kaçarsın? Bıyıklının dört ayağı var. Bende bıyıklıyım
ama iki ayaklıyım. Böyle olunca o bıyıklı beni
yakaladı. Herhalde o bıyıklıda paça merakı vardı.
Belli ki bana paça kazık atacak. İnsandan paça kazık
yemek tamam da, orda millet balkondayken, bu kazık
ağır olacaktı. Kendimi yol kenarında park etmiş
arabalardan yakın olanının damına, yani üstüne attım.
Pozisyonum, ben arabanın damında , dizlerimin üstünde
, damdan hafif bir kiremit sesi. Yani arabanın üstü
biraz çöktü. Köpeğin pozisyonu ise arabanın
aşağısında nerdeyse arabaya tırmanacak. Yine aynı
tonda havlıyor. Hayrettir, bu mahallenin köpeğiyle
tanıştığım ilk geceydi. Sesinin tonu nasılsa biz o
mahalleden taşınasıya kadar hep aynı tondan havladı.
Bu arada balkonda bir adam, pozisyonlar buyken “
napıyorsun?” diye bağırdı. İnanın algılayamadım. Bana
mı? Söylüyodu. Köpeğe mi? Toparlayamadım. Bıyıklı
aşağıda havlamaya devam ediyor. Ayıktım. Bu lafın
bana olduğunu anladım. “ Görmüyormusun?” kardeşim
deyip aşağıda havlayan bıyıklıyı gösterdim. Adam
balkondan atlamadı. Hooşttt diye bağırdı. Köpek
birdenbire o dik kuyruğunu iki ayağının arasına
sıkıştırıp kaçmaya başladı. Ben ise aynı pozisyonda
dizlerimin üstünde köpeğin kaçtığını bir dakika sonra
anladım. Balkondan gelen gülme sesleri üzerine,
durumu fark ettim. Yani daha doğrusu kaçan bıyıklının
beni ne duruma düşürdüğünü anladım. Biraz utandım,
sıkıldım. Ama sonraları, düştüğüm bu duruma memnun
oldum. Neden diyeceksiniz? Ben kaçarken hoooştt
demeyi unutmuşum. Hayatta kaçmak, yüzdesini
bilmiyorum. Marifetse? Kaçmadan hooştt demekte
marifettir. Hadi bakalım böyle buyrun.
MERAK
ETTİKLERİMİZ…
Özellikle
bende merak ediyorum. Yıllardır televizyon icat
olduğundan bu yana Türkiye’deki icadından
bahsediyorum. Avrupa’ da icat olduktan çok sonra
çalışma bakanlığı tiyatro ekibimizi Alamanya’ya
göndermişti.(Deuschland) Yani Gazanfer Özcan- Gönül
ÜLKÜ tiyatrosunu. Yıl bindokuzyüzaltmışdokuz. Yollar
yapılıyordu Alamanya’da. Daha video icat olmamış.
Belki icat olmuşta, icat edenler evlerinde
seyrediyorlar. Nerde bir yol inşaatı görsek
çalışanların alayı Türk. Sokaklar tertemiz. Nerde bir
çöpçü görsek onlarda Türk. Yani özür dilerim. Adamlar
bütün b..klarını bize temizletiyorlar. O dönemin
zavallı bizleri, yarısı sarışın kadın, yarısı da
ekmek parası için gitmiş Alamanya’ ya. Kalacağımız
otele geldik. İçeriye girdik. Bu günkü adı lobi olan
yerde koca bir televizyon. Bir de üstelik tamamı
renkli. Hem de öyle renkler ki; biz daha o güne kadar
bu kadar güzel renkleri bir arada görmemişiz.
Televizyonu duymuşuz, ama tanışmamışız. Kısmet o
tarihte Almanya’ da tanıştırdı bizi Tivi ile.
Karşısına geçtik tivinin. Bavulları yanımıza koyduk.
Pür dikkat sanki içine girecekmişiz gibi (o zamandan
belliydi Türkiye’nin tivici olacağı)seyretmeye
başladık. Her şey çok güzel ama tuhaf olan bir şey
var. Tamam dil bilmiyoruz ama tivi ile bağlantı
kuramıyoruz. Bir maç gösteriyor. Pat değişiyor bir
şarkıcı çıkıyor. Pat değişiyor hayvanları göstermeye
başlıyor. Türküz algılamamızda bir tuhaflık yok.
ancak anlayamıyoruz. Neticede anladık. Bir alman
bizim kızılderili olduğumuzu anlamış. Elinde bir alet
, o aletin adının sonraları uzaktan kumanda olduğunu
öğrendik. Ulan be hıyar Hans biz yakından kumandayı
bilmiyoruz ki. Bizlen kafa buluyorsun. Netice de çok
kişinin okuduğunu zannetmediğim yazımda; Allah aşkına
şu tivideki yarışmalara şarkıcı olmak için , meşhur
olmak için , oryantal olmak için katılmayın. Refüze
oluyorsunuz. Eğer çok marifetliyseniz, sesiniz
güzelse hamamda söyleyin. Yatak odasında kocanıza
oryantal yapın. Yemin ediyorum daha çok meşhur
olursunuz. Eh be kardeşim hiçbir şey bilmiyorsanız
için rakıyı, jüri olun. Neymişiz biz be… Sizde merak
ediyormusunuz? Sonrada şöyle bir ifade kullanıyoruz.
Meşhur olmak için ahlaksızlık yapmak gerekiyor
diyoruz. Yapmayın kardeşim. Mecburmusunuz? Sonra da
çıkıp oralarda ağlıyorsunuz. Memleketin durumuna
ağlamayan kendi durumuna ağlıyorsa, sebebini merak
ediyorum. Şerefle bitirilmesi gereken, en asil görev
hayattır. Bir lokma ekmek için, servetini
çiğnetmeye,bir anlık eğlence için, servetini
yitirmeye, bir zamanlık mevki için el ayak
öpmeye,insanları ezip geçmeye, günlük menfaatler için
onurunu terk etmeye, bir kısım insanlara kızıp, tüm
insanlara düşman olmaya, değmez bu hayat…
FRAGMANLAR…
Nasıl
artizz oldum 4 ( bu bölüm çok önemli.ilk okul numaram
da dörttü). Merak ettiklerimiz.(zannetmiyorum hiçbir
şeyi merak etmiyorsunuz ya) Bir meşhurun nasıl meşhur
olduğu.